just corey!





zaman kavramını yitireli çok oldu. seni görmeden kaç bayram, kaç ezan, kaç depozitolu bira şişesi, kaç içi boş anti-depresan sikkosu, kaç beşiktaş maçı, kaç acıklı şarkı, kaç kız geldi geçti hatırlamıyorum. hatırlamak da istemiyorum. ben hala o ilk tanıştığımız güven sitesi'nin potasında basket oynadığımız gündeyim. ''bu potaya smaç basarım dayı ben!'' dayı? yıllar sonra anlayacaktım bu ilk günden gelen samimiyetin nedenini. zaman kavramım yok ya ondan yıllar sonra..

arkadaş ortamımızda ilk gördüğümde şaşırmıştım. kolay kolay kimse giremezdi o ortamımıza. yani girerdi de en yakınımıza giremezdi. semtte gördüğü her 3 kişiden en az 1 ini tanıyanlar olarak çevre genişti ama ''kardeş'' bildiğimiz adamlar bir elin parmağını geçmezdi. bir anda kardeş oluvermiştik. mersin sosyete'nin gülü eksikti sanırım ortamda. o da geldi kadro tamamlandı..

üniversiteyi falan kazandık hepimiz. hiçbirimiz sevemedik gittiğimiz yerleri. izmir, istanbul, bursa, muğla ve o anasını siktiğimin kıbrıs'ı. şöyle haritaya bakınca her türk gencinin iç geçirdiği şehirler hani. kim istemezdi böyle şehirlerde üniversite okumak? üniversiteli çıtır kızlar, para, siklenmeyen dersler, istediğin saatte yatma-kalkma'lar. kaç kişi bakardı arkasına? hepimiz ağlıyorduk halbuki.. o yaşadığımız kardeşliği üniversitede bulamayacağımızı anlamak çok zamanımızı almamıştı. birbirimizi özlüyor her fırsatta hala telefonla konuşuyorduk. tatillerde mersin'e varınca taa otogardan iniş saatinden, dönene kadar beraber olmak için yemin etmiş gibi, küfürler ve bol kahkahalar eşliğinde hayatı yaşıyorduk! gençliğin gerektirdiği bilumum sorunlarla, yavşak insanlarla, ciğeri beş(5) para etmez kızlarla daşşağın allahını geçiyorduk. sonra yine o işkence odalarına, üniversite okuduğumuz şehirlere tıpış tıpış dönüyorduk..

msn, sms, telefon gibi sosyalleşme(!) araçlarını kah geyik, kah kız, kah muhabbet için kullanıyorduk. hele bi' de msn konferansında kadroyu tamamlarsak değmeyin keyfimize.. lise yıllarında yapmaktan sıkıldığımız eğlenceleri taa üniversitede yapan ergenlerin mutluluklarını birbirimize anlatıp mavramızı yapıyorduk..

sonra jikan denen; en iyi sırıkla atlama rekortmeni pezevenk ottan boktan bir sebeple kardeşi kadar sevdiği corey'e saçma sapan bi' küslük çıkarttı. kardeşler'in birinin evine giderken birisinin ''dağılıyoruz lan biz, bak kaç kişi kaldık'' demesi üzerine ''ben corey ile görüşmem dayı bundan sonra'' demişliği bile vardır hatta ibnenin! ama bunu söylerken kainatın gerçeğini it gibi kabul eden o beyninden ''hassiktir lan! kıbrıs'tan gelse de iki küfür etsem ospu evladına'' diye iç geçirmen ve kendi kendine dışa da yansıttığın o gülmen.. ''ne oldu lan! ne gülüyon?'' ''bi'şey yok dayi..'' yarrak yok yavşak!

mersin'den, muğla'ya dönüş günü gelmişti. corey ertesi gün dönecekti.. jikan'a yetişemeyecekti. ya da jikan o'na yetişemeyecekti.. kim olduğunu hatırlayamadığı birisi jikan'a, corey'in onu aradığını ve ''söyleyin o ibneye yarın geliyorum, sakın bi' yere gitmesin'' dediğini söylemişti. giden yerlerimi sikeyim kardeşim!

14 saatlik sikici bir yolculuğun sonunda evime ve köpeğim zeytin'e kavuşmuştum. Josephine beni terkettiğinden beri ilk defa gelmiştim bu eve. kardeşimi uğruna kırabilecek kadar sevdiğim Josephine.. uzun uzun anlatmak istemem kendisini.. çok anlattım; anlamadı.. her neyse ne diyorduk? haa o'nsuz ilk muğla gecesinde nasıl uyuduğumu hatırlayamadan birden telefon çaldı. en acı tonla..

arayan kardeşlerdendi.. ''dayı nasıl denir bilmiyorum.. corey'i kaybettik. mersin'e dönerken kaza geçirdi. konuşamıyorum şu an kapatıyorum.''

nasıl lan? kim? kaybetmek? arasak bulunur mu? aramalıydım hemen.. ama dur lan bi' dakka! bu orospu çocukları benimle daşşak geçiyorlar. ne ölmesi lan? corey? ölmek? ipnelerrr.. aklınızca beni korkutup corey'i aratacaksınız. sikerler, inanır mıyım lan ben?

kendimde değildim. tam olarak kaybetmek kelimesinin ölümü çağrıştırdığını kabullenmek istemiyordum. hele hele corey ile ölüm arasında bir bağlantı kurabilme ihtimalim dahi yoktu. ama ya doğruysa? ya canımın bir parçası gerçekten kaybolduysa? ya şu hayatta bir elin parmağını geçecek kadar dahi adam sevemeyen ben onlardan birini kaybettiysem? ve küs olarak! olmamalıydı!

ilk başta kardeşler arandı. olayı duyanlar zaten ağlamaktan konuşamıyorlardı. bilmeyenler ise ne ağlamaktan konuşabiliyorlardı ne de sordukları soruların cevabını, olayın ciddiyetine yavaş yavaş kendini uçurumun tepesinden bırakan birinin içindeki boşluk hissine bırakır gibi bırakan, jikan cevaplayabiliyordu.. hala bi' dümen çevirdiklerine inanmak istiyordu. kardeşler ile hiç alakası olmayan kıbrıs'tan ortak bir arkadaş aranır. o da ağlamaklı ''jikan ben de senin numaranı arıyordum.. corey'i kaybettik''

kaybettik? ne demek lan kaybettik! bi'ton anlam yükleniyordu o siktiğimin kaybetmek'ine! ama ölüm olmuyordu. ben de durumu bilmeyen kardeşlere farketmeden ''kaybettik'' diyordum. ''corey öldü'' denmiyordu çünkü.. kıbrıs'tan ortak arkadaşın da teyit ettiği bu yaşama sevincinin bittiği haber ne yapmam gerektiğini hatırlattı bana. ağlamalıydım. kendime zarar vermeliydim. hem hayatımın en önemli ADAMlarından birini kaybetmiştim. hem de son bir sarılıp helalleşmeden! oturup içmeden, dertleşip ağlamadan, karı kız muhabbeti etmeden, küfür etmeden! ve ağladım.

sonra zaman kavramını yitirmiş boşvermiş bünyeyle geçen corey'siz günler.. ve.. ve.. perde!



RAHAT UYU KARDEŞİM! az kaldı gelirim ben de..

0 yorum:

Yorum Gönder

kamera stop..!

''yalnızlığıma kapalı gişeyim..!''

İzleyiciler

About Me

kim istemez mutlu olmayı.. mutsuzluğa da var mısın?

arşiv